HAYAT ÖLÜM DENGESİ

Hayat ve ölüm. Bu iki olgu ayrı ayrı yaşanılmayacak kadar bağdaşık iki temel yapıdır; insanların devirler olarak adlandırdığı hareketi meydana getirip her anını yineleyen bir işleyişin iki evresidir. İnsanoğlunun fıtratı bu iki denge üzerine kurulmuştur: Hayat ve ölüm.

Hayat nedir?

Hayat; doğumdan ölüme değin geçen süre. Hayat; ölümün karşıtı.

Ölüm nedir?

Ölüm; ruhun bedenden ayrılması olayı, ölüm; insan varlığı için bir âlemden diğerine intikal etmektir. Bu anlamda ölüm yok olmak değildir.

Hayat, ölüm ve yaşam döngüsü ile sürmektedir. Yaşayanların kaynağı ölenler, ölümlerin nedeni de yeni yaşamlardır. Yaşamın süreyle sınırlanması hayatın kendisi içindir.  Kısaca, ölmek yaşamak içindir. Hayatta kalmak değişime ve uyuma bağlıdır. Değişimin insan bedenindeki tezahürü de ölümdür.

Bu iki denge kurulmadığı zaman iki ayrı durum meydana çıkmaktadır; ifrat ya da tefrit. Örneğin; ölüm gerçeğine ve sonrasına odaklanıp ayağını dünyadan çekenler… Hayata ve cazibelerine kapılıp, hayat kadar gerçek olan ölüm ve sonrasına yüz çevirenler…

Her ikisi de sağlıklı ve dengeli bir yol tercihi değildir. Bugün;

Doğu için; yaşamak karamsardır/anlamsızdır… Ölümle karşı karşıya kalma korkusu ile karşılaşan birey hayattan kopar. Hayat güdükleşir. Batı da ise; ölümü ve diğer hayatı unutarak yaşamak, iyi yaşamın sırrıdır. Ölüm gerçeği ile yüzleşmeyi sürekli erteleyen birey bu hayata öyle dalar/kapılır ki, dünyevi meşgaleler ile var olan gerçeği örtbas etmeye çalışır. Yola devam etmek için yolun sonunu unutmanın en iyi seçim olacağını düşünür.

İnsan hayatta kaldığı kadar ölüm düşüncesi ile, ölüm düşüncesine kapıldığı kadar da hayatta kalmalıdır. Zihnen bir hatırlama hali, kişiyi teyakkuzda, uyanık tutar. Salim akla, salih amele, iyi ve güzele davet eder. Yaptıklarının sonucunu göreceğine inanan bireyler, tüm yapıp etmelerini o hesabi dengeye göre şekillendirirler.

İnsanın iki hayatı mevcuttur; ölümden önce ve sonraki hayat…Pergelin sabit ayağını dünya hayatının geçici olduğu gerçekliğine yerleştiren birey, diğer ayağı ile dünya nimetlerinden faydalanabilir. Dünyada olup-bitenleri bir sonraki hayat için değerlendirmeyi bilenler, zulme, zalime, haksızlığa ve kötülüğe karşı aktif iyilik içinde olurlar. Hayata karşı mücadele güçleri artar ve dengeyi elinden geldiğinin en iyisini yapıp, sonucu Allah’a havale ederek kurarlar. Zira ölüm iki yaşam arasındaki denge pergelidir.

Ölüm ve tekrar dirilme inancı insana bir denge verir.

Ölüme kayıtsız bir hayat, yaşanılır olmaktan çıkmaktadır. İnsan kaos unsurlarından yalnızca, ölüm ve hayatı doğru anlayıp, ikisinin arasındaki bağı ve dengeyi kurabildiği vakit kurtulabilir.

Allah her insana, bu dengeyi sağlayabilmek adına muhteşem bir kapasite ve o kapasiteyi kullanabileceği bir imkân vermiştir. Dahası onu, hak ile batılın yol ayrımının başına koymuştur.

Merhametinin bir eseri olarak, yoldan çıkmaması, yolda kalmaması ve ölçüyü kaybetmemesi için ona bir de pusula/yol haritası vermiştir. Rabbin muradı, inanın o yolda var oluşunun hakkını vermesi ve elindeki kılavuzu doğru kullanıp yolun sonuna zafer ile varmasıdır.

Akıl bu anlamda, bağ kurmak ve dengeyi sağlayabilmek adına en yetkin nimettir.

Fakat insan elindeki yaşamı doğru kullanma reçetesi olan vahiy ile akıl arasında bağ kurmaktan kimi zaman aciz kalır. Elindeki bahşedilmiş olan akıl ile vahiy nimetini kullanmak yerine, başına buyruk ve kendince oluşturulmuş doğruların peşinden gitmeyi cazip bulur.

Akıl devre dışı bırakıldıkça dengesizlik artar.

Aklı/düşünmeyi pasifleştirmek, yaşamın tabiatını bozmaktır.

İki yönlü çalışmayan, bağ kurmayan, kıyas yapmayan, öncesi ve sonrasını hesap etmeyen akıl âtıl akıldır.

Her iki zemini işlevsel kılıp dengeyi sağlayabilmek için atıl akıldan kurtulmak gerekmektedir…

Ölümü düşünmek insanın hayattaki denge/terbiye çizgisidir.

Hayatta gözümüzü yumduğumuz en büyük gerçeğimiz olan ölüm gerçeği, çoğu kimsenin en büyük korkusudur. Fakat yaşamın dengesini sağlayacak olan tek olgu da yine ölümdür.

Telaşla sürekli ölümsüzlüğü arayıp, ölümü ertelemeye çalışmaktayız, fakat bunun insan hayatına dönüşümü ve etkileri psikolojik ve sosyolojik olarak incelenmiş midir?  Ölüm insana bir zülüm müdür yoksa nimet mi?

Bu soruların cevabını bulup/yüzleşmeden sürekli kaçmak ile geçiyor ömrümüz.

Fakat insan fıtratı yasamak kadar ölmek için de yaratılmıştır ve haliyle insan tabiatının dışındaki her talep ve çaba kendisine zulümdür.

Ölümden kaçmak/korkmak yerine ölümün neden var olduğunu ve insan yapısı ile ilişkisini kavramamız ve yine ölümden sonra tekrar bahşedilecek olan yaşamın bu hayatımızla ilişkisini ve bu hayatın gelecekteki hayatımızın zemini olduğunu kavramamız gerekmektedir.

Bu düşünme eylemi gerçekleşmediği zaman insan kendine sorumluluk olarak verilen hayatı emanet vasfında yaşamak yerine, görmezden gelip salt dünya ya tamah etmektedir. Filhakika ayette de belirtildiği üzere bize verilen bu hayat boşu boşuna yaratılmış değildir. Bu hayatın asıl gayesi dünya imtihanına mekân oluşturmasıdır:

“Bilin ki dünya hayatı bir oyun eğlence, süs, kendi aranızda övünme, mal ve evlat çoğaltma yarışıdır. Bu tıpkı bir yağmura benzer ki bitirdiği ot ekincilerin hoşuna gider. Sonra kurur onu sapsarı görürsün. Sonra çerçöp olur ahrette ise çetin bir azap Allah’tan mağfiret ve rıza vardır. Dünya hayatı aldatıcı bir zevkten başka bir şey değildir.” Hadid/20

Hayat tek amaç değildir ve emeğin, çabanın tek adresi de olmamalıdır. Ölüm düşüncesi, insanın dünyaya büsbütün bağlanmasına ve ahreti unutmasına engel olur.

Dünya sevgisi, çok yaşama arzusu, zengin olma hırsı o kadar kuvvetli duygulardır ki, o duyguları zararsız hale getirebilecek yegâne ilaç, kuvvetli dozdaki ölüm fikridir.

Bugün insanların kafalarında taşıdıkları endişelerine bakın; tamamının veya tamamına yakınının dünyevi endişeleri olduğunu göreceksiniz.

Ölümün insan hayatındaki dengesi, insanın bir yöne kapılıp gitmesini engellemek olarak tarif edilebilir; eşyaya, paraya, insanlara ve dünyevi sorunlara…

İnsan, başına yüzde yüz gelecek ölüm olayını ve hesaba çekilmeyi düşünmeden yaşamaya başladığı vakit, hayattaki dengesi de bozulmaktadır.

Bir hayat varsa onun sonu bir ölüm, bir ölüm varsa onun sonu da bir hayattır. Ve insan ikinci hayatını, ölümden önceki yaşamında imar etmektedir. İnsanın zaafları ve beklentileri, iki dünya hayatında dahi aynı ve geçerlidir ve ikinci hayata da mutlaka ölümle ulaşılır. O halde ölüm neden sevilmiyor?

“Ölümden korku ve ölümün sevilmemesi, ölümden sonrasına ilişkin korkudur.”

Ve Kur’an da bu endişenin getirisi olan ölümü inkâr durumu örnek gösterilmiştir:

Hayat ancak bu dünyadakinden ibarettir. Biz dirilecek değiliz, dediler.”( En’am, 29.)

“Hayat ancak bu dünyadaki hayatımızdır. Ölürüz ve yaşarız; Bizi ancak zamanın geçişi yokluğa sürükler” derler. Onların bu hususta bir bilgisi yoktur, sadece böyle sanırlar.”( Casiye, 24.)

Bu ve benzeri söylemlerde akıl, irade ve ölçü kavramları perdelenmekte, ortaya sınırsızlık olgusu çıkmaktadır.

Zira yaşam sınırsızlık ve ölçüsüzlük kuramı üzerine değildir; bir gayesi ve bir sonuç nizamına sahiptir. İnsanın yaşamı boyunca ömrüne şahit ettiği tüm eylemler, ölümden sonraki hayatta değerlendirmeye tabiidir. Bu konu yine bizlere Kur’an ayetleri ile bildirilmiştir:

‘’İnsanların hesaba çekilecekleri gün yaklaştı hal böyleyken insanlar gaflet içinde yüz çevirmektedirler.’’ Enbiya/1

“De ki; sizin kendisinden kaçtığınız ölüm muhakkak sizi bulacaktır. Sonra siz görüleni ve görülmeyen her şeyi bilen Allah’a döndürüleceksiniz. O, size bütün yaptıklarınızı haber verecektir.” Cuma/8

Hayata dalış bazen öyle büyük boyutlara ulaşır ki merhum M. Hamdi YAZIR’ın farklı bir tercüme ile önümüze sürdüğü “Onlar oyun ve eğlenceyi din edindiler bu yüzden dünya hayatı da onları aldattı” Araf/51 ayetinin muhatapları haline geliriz.

Velhasıl: İnsanın ölüm ve sonrasına ilişkin korkusu da ölüm gerçeğini kabul edip hayatına harmanlaması ile mümkündür. Zira ölüm ile yaşam her ne kadar biz fark etmesek de ahenkli bir şekilde ilerlemektedir ve insan tabiatının dengesini kurmaktadır. Bu ahengi bozan ise yine insandır. Zira yaşamın bu dünyayı tek başına dengede tutması mümkün değildir. Birisi olmadan diğerinin varlığı da kanıtlamaz, diğeri anlamını kaybeder.

Lakin bu sorunu düşünmek, fark etmek ve yapıcı bir adım atmak; hayatın hakkını vererek, aklı ziyan etmeyerek, ölümü hatırdan ve hayattan eksik etmeyerek her iki yaşamı baştan imar etmek ile mümkündür…

Bu bağlamda Yunus Suresi 44. âyeti sımsıkı kavramak gerekiyor: “Şüphesiz Allah, insanlara hiçbir şekilde zulmetmez; fakat insanlar kendilerine zulmederler.”

Söz sonu; imar ettiğimizin yansımasıdır önümüze çıkacak olan…

 

Rabia KAYA

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Testimonials

Ocak 2019
P S Ç P C C P
« Ara    
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
28293031  

İletişim

Akabe Çocuk Placeholder
Akabe Çocuk